NAMIK KALKANCI

RAMAZAN AYI VE ORUÇ

Oruç, Allah’ın farz olan ibadetlerindendir. Bu kavram Farsça olup, “ruze” kelimesinden Türkçeye geçmiş, zamanla “ruze”, “uruze”, “uruç” şeklinde kullanılmış ve daha sonra “oruç” ismini almıştır. Arapça karşılığı ise “savm” dır.
Savm sözlükte; kişinin yeme, içme, ve her türlü cinsel ilişkiden uzak durması anlamına gelir.
Terim olarak ise oruç; tan yerinin ağarmasından akşam oluncaya (akşam ezanı vakti) kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir.
Oruç, hicretin ikinci yılı Şaban ayında (Şubat 624) farz kılınmıştır.
Namaz, zekât, hac, kurban ve diğer ibadetlerde olduğu gibi oruç da biz müslümanlar için farz kılınmış bir ibadettir. Nitekim orucun farz kılındığını bildiren ayette Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Bakara, 183. Ayet: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”
Bu ayetten açık ve net olarak şunu anlıyoruz ki, oruç sadece bizler için değil bizden önceki müslümanlar için de farz kılınmış bir ibadettir.
Oruç üzerinde sağlıklı bir şekilde düşünecek olursak, oruç tutmanın birçok sebep ve hikmetleri vardır. Aksi halde bir insanın imsak vaktinden akşam oluncaya kadar aç ve susuz kalması, nefsine birçok yasaklar koyması elbette ki oruç ibadetini tam anlamıyla ifa etmek anlamına gelmez.
Aslında Allah’ın, hiç kimsenin aç ve susuz kalmasıyla yapacağı böylesi bir ibadete ihtiyacı da yoktur. Buradaki asıl amaç insanın yemeden ve içmeden uzak durarak bedenini sağlık bakımından disiplinize, nefsini de terbiye ve ıslah etmesidir. Nefsinin cinsel ve birtakım gayri meşru arzularına gem vurarak frenlemesidir. Ayrıca bunlara ilaveten fakru zaruret içinde olup zor şartlarda yaşayan insanlardan da kendi nefsi adına ders çıkarmasıdır.
Öyle ise, bir kişinin yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durarak oruç tutarken diğer uzuvlarına da birtakım yasakları uygulaması gerekmektedir.
Dilini yalandan, iftiradan, sui zandan, her türlü dedikodudan, gözünü ve gönlünü zinadan, midesini de haram lokmadan uzak tutması gerekir. Sadece bedenen değil, beyin ve ruh olarak da oruçlu olması gerekir. Aksi halde tutulmuş olan o oruç kâmil bir manada oruç olmaz. Bedenimize eziyet etmekten öteye gitmeyen bu tür oruçların Allah katında da hiçbir önemi yoktur.
Yaşadığımız dini vecibelerin içine gelenek ve hurafelerin dinin bir parçasıymış gibi sokulduğu gerçeğini asla inkâr edemeyiz. Bu gelenek ve hurâfeler artık kabul görmüş, olmazsa olmazımız olmuş bir hâl almıştır. Bunlar namaz ibadetinde olduğu gibi hac, umre, zekât ve oruç ibadetimizde de böyledir. Bu ibadetlerimiz Kur’an ve ayetleri ışığından uzak, kısmen de olsa gelenek ve hurafi inançlara dayalı olarak yapılmaktadır.
Bir toplumun elbette kendine özgü güzel gelenek ve görenekleri vardır. Bunların hepsi birer artı değerlerdir. Elbette bunları doya doya yaşamak, yaşatmak ileriki nesillere taşımak hoş olan şeylerdir. Ancak burada yanlış olan şey, bunları Allah’ın bir emriymiş, dinin birer gereğiymiş gibi görüp yaşamak ve uygulamak inancıdır.
Allah’ın emir ve yasaklarıyla kendi gelenek ve göreneklerimizi birbirine karıştırmamak gerekir.
İşte doğru diye bildiğimiz o kadar yanlışımız var ki bu yanlışlarımızı oruç ibadetimizi ifa ederken de yaşamaktayız.
Orucun amacı eğer nefsi terbiye ise oruçlu olduğumuz günümüzü Allah’a karşı büyük bir sabır ve metanetle, ihlas ve samimiyetle geçirerek yaşamalıyız. Aksi halde oruçlu günlerimizi, akşam iftar soframızı süsleyecek muhteşem menüleri hayal ederek geçirmek orucun sıhhatına ve özüne zarar veren şeylerdir.
Orucu, Allah’a ödenmesi gereken bir borç gibi algılamak da büyük bir yanlıştır. İftarımızı açtıktan sonra, “Elhamdulillah bu gün de borcumuzu ödedik” diyerek, günlük hayatın cazibesine kapılmak doğru bir şey değildir. Orucun manevi havasını teneffüs etmek yerine, olmazsa olmazımız olan bazı geleneklerimizi sürdürmek insanı orucun özünden uzaklaştırır. Mesela, çay ocaklarında ve kahvehane köşelerinde dedikodu ederek, Allah’ın nehyettiği şeylerle meşgul olarak vakit geçirmek gibi huy ve davranışlarımızdan uzak durmalıyız.
Ramazan ayı boyunca yapacağımız ve yapmamız gereken şeylerin en başında infak gelmelidir. Çünkü infak, yaptığımız ibadetlerin içinde büyük bir önem arz eder. Özellikle bu ayda ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmek, yetim ve sahipsizleri koruyup kollamak en azından oruç tutmak kadar önemlidir. Bunları yaparken de reklâmsal şovlardan ve gösterişlerden de uzak durmaya özen gösterilmelidir. İnfakın makbul olanı gizli, incitmeden, rencide etmeden yapılanıdır. Allah, günümüzdeki gibi şovsal yapılan bütün ibadetleri ve yardımları asla sevmez. Aslolan “bir elin verdiğini diğer elin duymaması” dır. Hele hele TV’lerde açık artırma gibi yardım toplama yarışına girmek, ismini reklâm ederek ön plana çıkarmak dinen asla makbul değildir.
Allah’a olan ibadetlerimiz devamlılık arz etmediği müddetçe de pek bir değeri olmaz.
Günümüz inananlarının rutin, kalıplaşmış bir Ramazan orucu ve ibadet yaşantılarının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yani, bizde şöyle bir oruç tutma geleneği vardır: Sahura kalkılır ve imsak vaktine kadar bir güzel yeyilip içilir. Sonra niyet edilip uyumaya geçilir. Günün büyük bir bölümünü uyuyarak geçirenlerimizin olduğu muhakkaktır. Bunun adı bedene oruç tutturmak değil, uykuya oruç tutturmak gibi bir şey olmalı. Sonrası zaten malum, iftar saatine kadar nefsinin arzu ettiği yemeklerin hayalini kurmak suretiyle iftar saatinin gelmesini beklemeye çalışır. Akşam ezanıyla beraber iftarlar yapılır. Sonra da tatlılar yenilir, çay ve kahveler içilir. Midesini tıka basa doldurduktan sonra da kimi çay ocağına koşar, kimi kahve haneye oyun oynamaya. Nasıl olsa o gün ki oruç borcunu ödemiştir kendi düşünce yapısına göre.
Kimileri de camiye koşar teravih namazı kılmak için. Yatsı ezanına kadar biraz siyaset, biraz da gırgır ve şamata derken ezanla beraber camiler dolup taşar. Teravih biter ve aynı gırgır ve şamata gecenin geç saatlerine kadar devam edip gider. İşte budur bizim bir günlük oruçlu olduğumuz günün kısaca özeti.
Oysa ki bu kadar fuzuli işlerle meşgul olup zaman harcamak yerine, kendimize ve insanlara yararlı olabilecek şeylerle meşgul olmak daha doğru olur.
Mesela bol bol Kur’an meali okuyup din adına Kur’anla yüzleşebiliriz. Dini konuda ki eksiklikerimizi kulaktan dolma bilgiler yerine, bizatihi Allah’ın muhkemiyatı olan Kur’andan öğrenebiliriz. Ayrıca hali vakti yerinde olmayan insanlara nasıl yardım edebilirim den hareketle infak adına birşeyler yapabiliriz. İnsanın hayatını fuzuli şeyler yerine, Allah katında ve insanlık nezdinde kayda değer şeyler işgal etmeli.
Birde gelelim meselenin diğer tarafına. Şu esnaf din kardeşlerimize de, bir iki kelâm etmeden geçmek istemiyorum. Ramazan ayı gelir gelmez bütün etiket fiyatlarının hemen değişmesi kabul edilir gibi değil. Zeytininden tutunda bütün temel gıda maddelerine kadar her şeye fiat eklemesi yapılırken bence bunun bir izahı olmalı. Ramazan ayının girişiyle ticari hayatımızda fazladan kâr hesabı yapma gayretimizin sebebi hikmeti ne ola ki? Bu hoş olmayan özelliğimiz her Ramazan ayında var olan şeylerdir. Hani Müslümandık? Hani dini bütün ve dindardık?
Hem Müslüman ve hem dindar olacaksın. Ayrıca bir de oruçlu olacaksın. Ama Ramazan ayını fırsat bilip, fiatları ikiye katlayacaksın. Nasıl olsa vatandaş bunları tüketmek için almaya mecburdur deyip, kâr üzerine kârlar yapacaksın. Sonrada ben elhamdulillah Müslümanım ve dindarım deyip kendini aklayıp kurtarmaya çalışacaksın. Bu yanlışı Allah asla kabul etmez. Mağduriyete uğramış insanlar da haklarını helâl etmezler.
Bu halimizle değil Müslüman ve dindar olmayı, bu değerlerin adını telaffuz etmeyi bile hak etmiyoruz demektir. Demek ki bu işler birazda dinden öte edep ve ahlak meselesi olsa gerek.
İşte biz buyuz. Sözde Müslümanlar olarak yaşadığımız ibadetlerimizdeki ihlas ve samimiyetimizde büyük yanlış ve yanılgılar içindeyiz malesef. Doğru bildiğimiz yanlışımızın içinde boğulup gitmişiz. Dini Kur’anla değil, gelenek ve hurafelerle yaşamak gayreti içindeyiz. Günlük hayatımızda Kur’an falan yok. Çok farklı çıkar ve menfaat hesapları yapıyoruz. Dini bölüp parçalayan hangi illegal örgüt olursa olsun, bunlar Ramazan ayında insanların duygularını sömürmeyi en iyi bir zaman dilimi olarak seçerler. Bu nedenle bu ayda yapacağımız infaklarımızı büyük bir hassasiyet içinde yapmalıyız. Çok iyi bilip yakınen tanıdığımız, emin olduğumuz kişi ve yerlere yapmalıyız. Ayrıca bunlar öncelikli olarak yakınlarımız olmalıdır.
Oruç ibadetimizi ifa ederken, sadece bedenimizi aç bırakıp eziyet ederek değil, Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmayı da unutmamalıyız. Bunları yaparken hem samimi ve hem de müdavim olmalıyız.
Fani olan şu alemde hiçbir şeyin sahibi bizler değiliz. Her şeyin mutlak sahibi Allah’tır. Emri vaki tamam olduğunda, çok önemsediğimiz neyimiz varsa hepsini burada bırakıp gideceğiz. Beraberimizde götüreceğimiz tek şeyin, bu dünyada Allah rızası için yapmış olduğumuz iyilikler olduğunu asla unutmamalıyız. Bunların en başında yapacağımız infaklar gelir. Ondan sonra adalet, hak, hukuk ve liyakata verdiğimiz değerler gelir. Çünkü bunlar insanlar için çok büyük önem arz eden şeylerdir. Allah’a olan ibadetler ise bunlardan sonra gelen değerlerdir. Zira Allah’ın hiçbir kulunun ritüel ibadetlerine ihtiyacı yoktur. Bu ibadetlerdeki asıl olan, Allah’tan uzaklaşmamak ve kullukta samimi olmaktır.
Hal böyle iken Allah insanların birbirlerini sevip saymalarını, önemsemelerini, birbirleriyle kaynaşıp kenetlenmelerini, hak ve hukuklarına tecavüz etmemelerini istemiştir.
Şunu da unutmayalım ki, gerek Allah’a olan kulluk görevlerimizi ifa ederken, gerekse kendi aralarımızda hak ve hukuklarımızı kollayıp gözetirken yapacağımız yanlışlarımız karşılıksız kalmayacaktır. Bunların hesabının “huzuru ilahide” tek tek sorulacağını da asla unutmamalıyız.

RAMAZAN AYI VE ORUÇ

Giriş Yap

Yeni Nesil Medya Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin