NAMIK KALKANCI

DİNDE KERÂMET, KEHÂNET VE MUSKACILIĞIN YERİ

Kerâmet; sözde ermiş kimselerin gösterdikleri olağanüstü, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici, doğaüstü olaylardır. Halk arasında “ehli kerâmet” yani keramet ehli diye bilinip inanılan ve biat edilen bazı kişilerin olduğu herkesçe bilinmektedir. Bunlar şeyh ve gavs olarak bilinir ve tanımlanır. Bu inanç halk arasında yaygın olup birçok insanın biat edip dergâhına mensup olduğu şeyh ve gavslar ile bunların bağlı bulunduğu birçok tarikat ve cemaatlerin olduğunu bilmeyen yoktur.
Bu inanç tarzında ehli kerâmet sahibi o zatların birçok olağanüstü yetkilerle donatıldığı inancı hakimdir.
Bu zatların depremi kendi bölgesinden bir başka bölgeye defettiği, gene depremi kendisine itaat ettirerek durdurduğu söylentileri halk arasında söylenlmekte olup buna inanan binlerce insanın varlığını da asla inkâr edemeyiz. Hatta toplum içinde bu ehli kerâmet sahibi zatlardan kiminin Azraili kovduğu, kiminin ahırını meleklere temizlettiği, kiminin müritlerini Allah’a hesap verdirmeden cennete götürdüğü inancı hakim olup bu inanca inatla sahip çıkanlar bile var.
Bu inanç ve iddiaları Allah’ın dini ve muhkemiyatı olan Kur’an’a arz ettiğimizde Kur’an bu şirk inancı kesinlikle reddeder. Çünkü hüküm, kerâmet, emir ve komuta sahibi sadece Allah’tır. Kur’an’a baktığımızda Allah Hz. Musa dahil bazı elçilerine kerâmet adı altında bir takım yetkiler vermiştir. Bu yetkiler de sadece o günün şartları gereği ve Allah’ın kontrolünde olan bazı mucizevi olayların tezahüründen başka bir şey değildir. Şuara suresi 45. Ayette Hz. Musa’nın asasını yere atarak Firavun’un sihirbazlarının yaptığı sihirlerini yutması ve Bakara suresi 260. Ayetinde de Hz. İbrahim’in ölü bir kuşu diriltmesi bu hakikatlerdendir. Ancak bu kerâmet denilen olağanüstü olaylar Resulullah (S.A.V) de tezahur etmemiştir. Eğer etmiş olsaydı, Mekke’den Medine’ye hicret ederken on üç günlük çetin bir yolculuk yapmazdı. Şeyh ve gavsların deniz üzerinde yürüme ve müridinin imdadına yetişirken bir adımının seksen kilometre olması kerâmeti, her ne hikmetse Resulullah’a bu yolculuğunda verilmemiştir. Şunu açıkça söylemek gerekirse bazı meczupların uydurup servis ettiği ve bir kısım insanların inandığı bu tür uydurulmuş inançlar şirkin ta kendisidir. Bu tür olağanüstü olay söylentilerinin hepsi yalan ve uydurmadır. İnanıp biat edilen o şeyh ve gavslar sadece bir beşerdir. Allah’a olan kulluklarındaki takva, ihlas ve samimiyetleri hariç normal bir insandan hiçbir farkları yoktur. Allah hiç kimseye özel bir imtiyaz tanımamıştır. Kısacası bu söylentiler hayali şeylerdir.Resulullah’a lütfedilmiş en büyük mucize ise Kur’andır.
Kehanet ise bazı sezgi veya işaretler üzerinden ileride meydana gelebilecek olayları önceden bilip görme, haber verme, gizli veya esrarengiz bilgiyi ortaya çıkarma öngörüsüne denir. Bu işi yapan kişiye de Kâhin adı verilir. Kehanette bulunmak bir küfür alametidir. Çünkü Allah’tan başka kimse gaybı bilemez. Bildiğini iddia edene kesinlikle inanmamak gerekir. Bu tür şirk uydurmasına inanmak dinden çıkarmasa bile büyük bir günah sebebidir.
“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.” (En’âm, 59)
De ki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.” (Neml, 65)
Yukarıdaki iki ayette görüldüğü gibi Allah, gaybın sadece kendi bilgisi dahilinde olduğunu, kendisinden başka hiçbir gücün gaybı bilemeyeceğini, gaipten yana haber veremeyeceğini açık ve net olarak belirtmiştir.
Meseleyi özetleyecek olursak kendisini kâhin ve medyum olarak tanıtıp insanları uydurduğu birtakım hadiselerle aldatan meczup ve kalpazanlara kesinlikle itibar etmemek ve inanmamak gerekir.
Muska da sözlükte “yazılı şey” anlamına gelen, çoğunlukla insanlar tarafından taşınan, belli mekân ve yerlere yerleştirilerek kötü güçlerin etkisinden koruma sağladığına inanılan kağıt üzerine yazılmış birtakım yazı ve şekillere denir. Muska, çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere kadar pek çok inançta yaygınca görülen büyü ile yakından alakalı tapınma şekillerinden biridir. Buna göre muska, sahip olduğuna inanılan sihri bir güç aracılığıyla taşıyan kişiyi hem kötülüklerden koruyan hem de birtakım olağanüstü getirileri olan sembolik bir güçtür.
Günümüzde muskacılık bir sanat haline gelmiş, bu işi yapan muskacılar bu konuda çok büyük mesafeler katetmiş durumundadırlar. Allah’ın ayetleri üzerinden birtakım uydurmalar üreterek insanları aldatmaktadırlar. Bu sanat dalı kendi içinde cindarlık, büyücülük, muskacılık, falcılık gibi birtakım kollara ayrılmıştır. Allah bu tür din tacirliğine ve kalpazanlığına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bunları yerden yere vurarak, bunlara inanılmaması gerektiğini şu ayetiyle vurgulamıştır.
“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 90)
Bu meczuplar, bu alandaki kirli oyunlarını o kadar ilerlettiler ki insanların iffetlerine kadar el atmaya başladılar. Birtakım bahaneler üzerinden kadınların na mahrem yerlerini yazanlar ve onları aldatarak istismar edenler bile oldu. Bu bir acziyettir, zilletir, din ticaretidir, insanların inançlarını ve namuslarını istismar etmektir.
Bu meczuplar, suçlu olduğu kadar bunlara inanıp da hem paralarını hem de iffetlerini kaybedenler de o kadar suçludurlar.
Bu konuda insanları aydınlatma ve bilgilendirme konusunda söz ve bilgi sahibi olan din görevlilerinin de suçlu olduklarını unutmayalım. Çünkü onlar bu konudaki anlatımlarında asla bir kararlılık göstermediler. Hakikatleri tüm çıplaklığıyla insanlara Kur’an ve ayetleri üzerinden anlatmadılar.
Sonuç olarak hiçbir beşer ne kerâmet ne de gaipten haber verme gibi bir melekeye asla sahip değildir. Muskacılık ise bir din rantcılığıdır. Allah’ın yasaklayıp haram kıldığı bu tür işlerle uğraşmak ve bunlara inanmak büyük günahlardandır.
Konuyu özetleyecek olursak bir beşerin kerâmet ve kehanet sahibi olduğuna inanmak doğru değildir. Ayrıca Allah’ın kesin bir dille reddettiği muskacılık, büyücülük ve falcılık da çok büyük günahtır. Dinde kesinlikle yeri yoktur. Bu tür inanç ve uygulamalar farklı batıl inançlardan dinimize sirayet etmiş, rantsal hoş olmayan şeylerdir.
Bir şeyh ve gavsın kerâmet sahibi olması asla mümkün değildir. Gaipten haber vermek ise Allah’a küfranı nimette bulunup iftira etmektir. Muska ve fal işiyle uğraşmak kesinlikle haramdır.
Günümüzde cin çıkarma gibi uydurma şeyler tamamen batıl bir inançtır. Hiçbir temel dayanağı yoktur.
Bu nedenle bir Müslüman olarak, “Sadece Allah’a ibadet ederiz ve sadece O’ndan yardım dileriz.” (Fâtiha, 5)
Günde beş vakit namazda sürekli okuduğumuz Fatiha suresindeki bu ayeti asla aklımızdan çıkarmamalıyız.
Allah’ın dininde gavs, şeyh, türbe, kerâmet, gaipten haber verme, muska, fal ve cin çıkarma inancı yoktur. Bu tür şeylere inanmak, bu uygulamaları yapmak ve yaptırmak insanı şirke kadar götürür.
Konuyu toparlayacak olursak tarikat ve cemaatlerin dinde asla yeri yoktur. Şeyh ve gavs inancı Allah’a olan samimiyetten uzaklaşıp farklı güçlere inanmaktır. Bu inancı Kur’an kesin bir dille reddeder. Kerâmat ve kehanet gibi olağanüstü güce sahip olma ve gaibi bilme ise Allah’a yapılan en büyük iftiradır. Muskacılık, falcılık ve cindarlık anlayışı dini kullanarak nemalanmaktır. Türbe ve yatır inancının ise din ile uzaktan ve yakından hiçbir ilgi ve alakası yoktur. Hatta işin aslına bakacak olursak ölüleri türbeleştirmek, onları kutsayarak üzerlerinde kurbanlar kesmek, mumlar yakmak, bunlardan birtakım isteklerde bulunmak çok büyük günahtır. Bu tür uygulamaları Kur’an reddeder. Kısacası bu tür malayâni inanç ve uygulamalardan kesinlikle uzak durmak gerekir.

DİNDE KERÂMET, KEHÂNET VE MUSKACILIĞIN YERİ

Giriş Yap

Yeni Nesil Medya Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin