NAMIK KALKANCI

Bİ’RİMAÛNE VAKASI

Hicretin henüz 4. yılı başlarında Âmir bin. Sa‘saa kabilesi reisi Ebû Berâ Âmir bin. Mâlik Medine’ye gelerek Hz. Muhammed’i ziyaret etmiş ve ondan İslâmiyet hakkında birtakım bilgiler almıştı. Kendisi henüz müslüman olmamakla beraber Hz. Muhammed’den kabilesini dini konularda eğitip bilgilendirecek bazı kimseleri göndermesini rica etmişti.

Ancak Hz. Resulullah, göndereceği kişilerin bir tehlike ile karşılaşmasından dolayı endişe duyduğunu ifade etmesi üzerine Ebû Berâ onların emniyeti ile ilgi garanti vererek bu konuda Resulullah’ı ikna etmeyi başarmıştı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) bir süre sonra, İslâmiyet’i ve Kur’ân-ı çok iyi bilen ve ehl-i Suffe’den olan yetmiş kadar hafızı kurrâyı adı geçen kabileye gitmek üzere görevlendirdi.

Uhud Savaşından dört ay kadar sonra, Medine’den yola çıkan heyet bir süre sonra Bi’rimaûne denilen yerde konakladı. Bir müddet sonra heyet kuyunun yanındaki mağaraya çekilerek istirahat etmeye başladı. Heyetin içinden Milhân adlı kişi Hz. Muhammed’in vermiş olduğu mektubu Âmir bin. Sa‘saa kabilesinin reisine götürmekle görevlendirildi. Bu sırada heyeti davet eden Ebû Berâ’nın öldüğüne dair bir şâyia ortaya atıldı. Bu sebeple Milhân, Hz. Muhammed’in mektubunu Ebû Berâ’nın yeğeni Âmir bin.Tufeyl’e verdi ve yanındakileri İslâm’a davet etti. Baştan beri İslâmiyet’e ve Hz. Muhammed’e karşı kin ve nefret besleyen Âmir bin. Tufeyl, Hz.Muhammed’in mektubunu açıp okumadığı gibi mektubu götüren elçiyi kalleşçe mızrakla öldürttü. Bu yetmemiş gibi  Bi’rimaûne’de bulunan İslâm heyetine saldırmaları için kabile halkını da tahrik etti. Ancak Ebû Berâ, heyettekilerin hayatına bir zarar gelmeyeceği konusunda söz verdiği için halk Âmir bin. Tufeyl’in saldırı teklifini reddetti. Bunun üzerine Âmir bin. Tufeyl, kendilerine yakın gördüğü Benî Süleym kabilesinin Zekvân ve Usayye kollarından destek istedi. Bedir’de müslümanlara esir düşüp Hz. Muhammed’in emriyle öldürülen Tuayme bin. Adî bin. Nevfel’in öz dayısı olan ve yeğeninin intikamını almak isteyen Zekvânların reisi Enes bin. Abbas hemen harekete geçti.

Çok kısa zamanda ailelerden toplanan silahlı gruplar, Bi’rimaûne’de beklemekte olan ve gelişmelerden habersiz bulunan müslümanlara saldırdılar. Saldırı sonrası ağır yaralı olduğu için öldüğü sanılıp bırakılan Kâ‘b bin. Zeyd ile olay sırasında kafilenin develerini otlatmakta olan Münzir bin. Muhammed ve Amr bin. Ümeyye hariç hepsini şehid ettiler. Bu iki sahâbîden Münzir bin. Muhammed arkadaşlarının yaşadıkları bu menfur olaya tahammül edemeyerek müşriklere saldırdı ve o da şehid edildi. Esir alınan Amr bin. Ümeyye ise Mudar kabilesine mensup olduğunu söyledi ve Âmir bin. Tufeyl tarafından annesinin bir köle âzat etme adağını yerine getirmek kaydıyla serbest bırakıldı.

Hadiseyi vahiy yoluyla öğrenerek ashabına haber veren Hz. Resulullah, hiçbir felâket karşısında hissetmediği kadar bu olaydan büyük üzüntü duymuş, otuz veya kırk gün kadar sabah namazlarında Bi’rimaûne faciasına yol açan kabilelere beddua etmiştir. Söz konusu olayda sırf dini ve İslâmi konularda söz konusu kabileleri bilgi sahibi yapmak için gönderilen irşad heyetinin, hem de kendileri için can güvenliği verildiği halde acımasızca ve kalleşce öldürülmesi Hz. Muhammed’i ziyadesiyle üzmüştür.

Bu olaydan gerek İslâmiyet ve gerekse Resulullah’ın tebliğ görevi adına alınması gereken çok büyük dersler vardır.

Resulullah (s.a.v) İslâm dinini tebliğ görevinde çok zorluklar yaşamış, birçok hakaretlere maruz kalmış, Mekke’den Medine’ye hicret etmeye kadar zorlanmıştır.

Resulullah’ın vefatıyla İslâmiyet tamamen bozulmaya başlamış, siyasetin temeli hilafet kavgasıyla atılmış, Hz. Osman’ın hilafetinde yapılan adaletsizlikler, adam kayırmalar ve neticede Hz. Osman’ın öldürülmesiyle bu iş zirveye ulaşmıştır.

Emevi dönemi ise İslâm dini için tam bir faciadır. Resulullah adına uydurulan rivayetler, ortaya çıkan mezhepler, Kerbelâ olayı ile Resulullah’ın torunu Hasan’ın öldürülmesi ise İslâm dini infaz edilmiştir.

Şunu asla unutmamak lazım ve bu hakikatin ötesi berisi yoktur.

Tek hüküm, şefaat ve merhamet sahibi Allah’tır. Allah’tan başka birinden şefaat ve merhamet dilemek şirktir.

Cemaatler ve tarikatlar dini konuda legal olmayıp, tamamen çıkarsal örgütlerdir.

Kur’an’ın arapça okunmasının hiçbir kutsiyeti yoktur. Aksine mealen okunup amel edilmesi en doğru olanıdır.

Kur’an ve ayetlerinin dışında hiçbir beşeri sözün bağlayıcılığı yoktur.

Din siyasete alet edilemez, siyasetin de dinin içinde yeri olamaz. Din çıkar ve menfaat için kullanılamaz. Kur’an ve ayetleri bir çıkar karşılığı okunup satılamaz.

Netice olarak gaybı, geleceği Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Hatta Allah’ın elçileri bile böylesi bir kerâmete sahip değillerdi.

Eğer böyle birşey olsaydı, Resulullah yetmiş hafız ve kurrâsını bile bile ölüm tuzağının kucağına göndermezdi.

Bu nedenle her kim olursa olsun bir beşeri ehli kerâmet sahibi yapmak, onu ilahlaştıracak kadar övmek, Allah’ın sıfatlarını atfedecek kadar ileri giderek yüceltmek asla doğru değildir. Bu gibi inanç ve davranışlar şirke kadar gider.

İşte gördük ki din bir şekilde kullanılmış, yalan söylenmiş, işin içine siyaset girmiş, bir plan hazırlanmış ve Resulullah bile aldatılarak yetmişe yakın hafız ve kurrâsı şehid edilmiştir.

Bu menfur vakanın ikiyüzlülük, riyakârlık, yalan, olmayacak vaad ve sözlerin yaşandığı, Resulullah’ın aldatıldığı bir olaydır.

Onun için Allah’ın dini ancak yaşanır. Siyasetle işi olmaz. Din siyasete alet edilemez. Din bir çıkar ve menfaat karşılığı kullanılamaz.

Bİ’RİMAÛNE VAKASI

Giriş Yap

Yeni Nesil Medya Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin